Evine gelenlerin hiç gitmemesini isteyen bir tek sen olmalıydın şu fani dünyada.
Sahi ne günlerdi. Zil çaldığında koşarak kapıya bakardın. Gelen kişi evlatların ya da evlatlarının evlatlarıysa onlara heyecanla sarılıp içeriye buyur ederdin. Bizler mantolarımızı askılara asarken birbirimizi ilk defa görmüşçesine muhabbete dalardık da muhabbetten senin mutfaktan gelen sesinle uyanırdık:
“Kızlar. Hele bir gelin. Bakın size neler yaptım?”
Eğer hala evinde sobanın yakıldığı günlerdeyse, bizlere sobanın bulunduğu salonu işaret ederek hünerini sergilemek isteyen bir sanatçı edasıyla tebessüm ederdin.
Sobanın üstünde henüz demini almış mis kokulu yoğurt çorban olurdu genelde; ama asıl hünerin sobanın dibinde sarılı duran tencerelerde saklı dururdu.
Heyecanla sofra bezleriyle sarılı tencerelerin kapağını açar ve hep bir ağızdan bağırırdık en sevinçli halimizle:
“Aaa sarma var burda.”
“Burda da etli bezelye yemeği var.”
Bazımız davul fırına koşardı içinde sebzeli börek dolu tepsiyi bulabilme umuduyla. Bazımızsa
mutfağın yanındaki soğuk odaya dikiş makinesinin yanına konulan, içinde mini mini sarılmış güllaçların olduğu masanın üstüne…
Bizler sofrayı kuralım, kaldıralım, çayı demleyelim, herkese tatlısını verelim derken zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık.
Vakit akşamı geçip geceye kaymadan önce eniştelerimden biri ansızın yerinden kalkar ve eşine “hadi artık gitme zamanı,” derdi.
Diğer adamlar da sanki bu komutu bekliyormuş gibi “evet vakit zaten epey geç oldu,” der, kapıya koşar adımlarla giderdi.
İşte o zaman yerinden kötü bir haber almış biri edasıyla kalkar, kapının önünde durur ve bir çocuk masumiyetiyle:
“Gitmeyin, ne olur, biraz daha oturun, daha vakit çok erken,” derdin.
Senin, bizlerin gitmememiz için yaptığın bu her direnişin beni sana daha da yakın ederdi.
Herkes gidecek olmanın endişesiyle odadan odaya “şuyum nerde, buyum nerde,” diye koştururken ben hayran hayran seni izlerdim.
Onca yorgunluğuna rağmen evden bir kişinin bile eksilmesini istemeyişini, arkamızdan “inan ki siz gidince içime bir acı oturuyor,” derken bizim hasretimize asla dayamamanı en tatlı halinle dile getirmeni ve biz, evini yeniden doldurduğumuzda gözlerine gün ışığının gelip de nasıl yerleştiğini daha dün gibi hatırlıyorum.
Hatırlıyorum; çünkü bir tek sendin evine gelenin hep evinde kalmasını isteyen.
Bir tek sendin vefat etmene saatler kala son ziyaretinden ayrılışımda, o hasta haliyle bile bana, en masum haliyle “gitme,” diyen.
Ve bir tek sendin. “Anneanne gitmem lazım. Eşim kapıda, kızım ise evde bekliyor,” derken bana “geldiğiniz için teşekkür ederiz,” deme nezaketini gösteren.
Ve bir tek bendim. Torunları arasında “cünyır Halise” lakabıyla ünlenen.
Her haliyle sana en çok benzeyen.
Kim bilir, belki de torunları arasında seni en çok seven ve seni en çok özleyen…
Canım anneannem!
Yaşamın boyunca bize yaşattığın onca güzellikler için,
Bize verdiğin emekler için,
Bize miras olarak bıraktığın bu güzel hasletlerin için,
Sana sonsuz teşekkür ederim…
Mekanın cennet, en sevdiğin arkadaşın ise ebediyen yanında olacak ve seni ne olursa olsun bırakıp gitmeyecek olan Rabbimiz olsun…